• eKampüs

Yüzyıllık Gizem "Disleksi"

En son güncellendiği tarih: 12 Ara 2019



O sabah da yataktan çıkmıyordu küçük Mehmet. Okula başladığından beri herkes karşıydı sanki ona...Gitmek istemiyordu işte. Çünkü okulda kimseye anlatamıyordu kuşları, gökyüzünü, bulutları…Oysa şimdi ne güzel kuşlar uçuyordu gözlerinin önünde, özgürce… Pencereden girip tekrar gökyüzüne yükseliyordu onlarla. Kaç tanelerdi peki? Sonsuzlardı, saymaya ne gerek vardı? Saymak karmaşık ve bir o kadar zordu. İsimlerini de yazmasına gerek yoktu, yazamıyordu Mehmet ve hele okumak!!! Zaten zihnindeydi her şey ama ah bir okumayı becerebilse, ah birisi ona yolunu öğretse...


Mehmet'in hemen her gün yaşadığı mutsuzluğu, çaresizliği, örselenmeyi pek çok evde ve çocukta görmek mümkündür. Hem de geçmişten günümüze değin pek çok kere...


Kuşkusuz yirmi yedi Grand Prix şampiyonluğu bulunan İskoç yarışçı Jackie STEWART da bu duyguları yaşamıştı. Prens Charles tarafından "SIR"(sör) ünvanı verilmiş olan bu unutulmaz yarışçı, uluslararası bir disleksi konferansında şu sözleri söylemişti: "Disleksili olmanın ne demek olduğunu asla anlamayacaksınız! Bu alanda ne kadar uzun süredir çalışıyor olursanız olun, isterseniz çocuklarınız da disleksili olsun, tüm çocukluğunuz boyunca aşağılanmanın ve Allah'ın her günü, size hiçbir şeyde başarılı olamayacağınızın öğretilmesinin ne demek olduğunu anlamayacaksınız." (WOLF, 2017)


Muhtemeldir ki 1800’lü yılların sonunda Dr. Morgan'ın disleksinin ilk kez tanımlandığı, öğretmenlerinin tüm çabalarına rağmen okuma ve yazmada sorunlar yaşayan vakası 14 yaşındaki Percy de benzer duyguları yaşamıştı.


Dislektik bir çocuğun hayat hikâyesi, küçük değişikliklerle de olsa dünyanın her yerinde aynı senaryodur diyebiliriz. Görünüşte yaşıtlarından hiçbir farkı olmayan, okula heyecanla başlayan, içi kıpır kıpır olan bir çocuk; akademik becerilerini sergilemede zorluklar yaşıyor, anne babası daha çok çabalamasını, öğretmenleri ise potansiyelini yeterince kullanamadığını, evde daha çok ilgilenilmesinin şart olduğunu, ödevlerinin yaptırılmasını ve daha çok çalışması gerektiğini söylüyor. Aile ve öğretmenler ortak karar üzerinde birleşiyorlar; "çok çalışmalı ki arkadaşlarına yetişsin". Bu iyi niyetli ama işe yaramayacak olan öneriye çocuk elinden geldiğince karşılık vermeye çalışıyor, fakat sonuç değişmiyor. Akran grubunda da işler iyi gitmiyor ve çok daha acımasız bir şekilde, bu çocukla diğer çocuklar alay edilip, lakaplar takıyor. Aklınıza gelebilen her türlü olumsuz etiketlemelerle, yakıştırmalarla dışlanıyor.

Peki, Nedir Bu Özgül Öğrenme Güçlüğü?


Literatür tanımıyla ifade edecek olursak; bireylerin okuma, yazma, dinleme, anlama, kendini ifade etme ya da matematik alanında yaşıtlarına ve zekâsına göre beklenilenin önemli ölçüde altında olmasıdır. Bir başka ifadeyle zekâ geriliğine, duyu eksikliğine veya insani haklardan yoksun bir aile ortamına atfedilemeyecek, orantısız bir öğrenme bozukluğu ya da güçlüğü denilebilir.


Amerikan Psikiyatri Birliği'nin uluslararası alanda kabul görmüş tıbbi tanılama sistemine göre (DSM - 5) üç alt basamağı bulunmaktadır.

  1. Disleksi (Okuma - Anlama güçlüğü)

  2. Diskalkuli (Matematik güçlüğü)

  3. Disgrafi (Yazma güçlüğü)

Yazımın başından beri bazı yerlerde özgül öğrenme güçlüğü ifadesi bazı yerlerde ise disleksi ifadesi bilinçli olarak kullanılmıştır. Disleksi yani okuma- anlama bozukluğu en sık görülen özgül öğrenme bozukluğudur ve özgül öğrenme güçlüğü teriminin yerine de kullanılmaktadır. Ülkemizde özgül öğrenme bozukluğu yerine disleksi ifadesinin kullanılmasının ayrı bir önemi vardır. Çünkü özgül öğrenme güçlüğü / bozukluğu ifadesi pek çok kişinin zihninde zekâ düşüklüğünü çağrıştırmaktadır. Fakat tanımından da hatırlanacağı üzere, bu güçlüğü yaşayan bireylerin zekâ sorunları yoktur. Yani dislektik bireyler toplumdaki genel kanının aksine normal, parlak veya üstün zekâya sahiptirler.


Karşımızda zekâ olarak yaşıtları gibi olan, belki de pek çoğundan daha zeki olan ama onlar gibi öğrenemeyen oldukça ilginç bir grup bulunmaktadır diyebiliriz. Zekâ düzeylerine karşın başarısızlık hissini çok erken yaşlarda tadan, hiç bir baltaya sap olamayacakları mesajını hemen her gün alan bu çocuklar sonuçta, hevesle başladıkları okullarındaki hikayelerini okul terkleriyle sonlandırıyorlar. Bu çokça yaşanan trajedinin en önemli etkeni geç tanıdır. Erken fark edilemeyen çocuklarda okula devam etmede sıkıntılar, sosyal problemler, uyum problemleri görülmektedir. Bu nedenle çocukların yaşadıkları akademik başarısızlık, öğrenilmiş çaresizliğe dönüşmektedir. Olumsuz okul algısına sahip olmalarına neden olmaktadır. Bu durum da dislektik bireylerin sağlıklı bir kimlik ve uygun rol edinim sürecini geciktirebilir ya da olumsuz etkileyebilir.


Erken tanı, erken müdahaleyi getirir anlayışına uygun olarak bu yaşta tanılanan çocuklar, erken müdahaleden ve özel eğitim hizmetinden geç yararlanmaktadır. Bu durum, özel eğitimin süresini uzatmakla birlikte, özel eğitim giderlerini artırmakta, bireyin müdahaleden en yüksek verimi alamamasına neden olmaktadır.


Disleksi ile ilgili çalışmalar yapanların çok iyi bildiği bir gerçek vardır ki o da disleksili çocukların çok erken tanıştıkları başarısızlık olgusunu kırmak mümkündür. Bu öğrenme farklılığının / bozukluğunun şu an için, üzülerek belirtmeliyim, bir ilacı bulunmamaktadır. Disleksinin tek ilacı eğitimdir. Bu eğitimin de psiko-eğitsel çalışmalar şeklinde yapılması gereklidir. Bu çalışmaları yaparken, çocuğun güçlü ve geliştirilmesi gereken alanlar belirlenir. Çocuğun güçlü yanları desteklenerek öz saygısının gelişmesi ve bu şekilde elde edilecek iyi oluş hali ile çocuğun yeni öğrenmelere açık hale gelmesi hedeflenmelidir. Ebeveynlerin ve öğretmenlerin rolleri, okul yaşantısını olumlu yönde motive edecek şekilde güçlü yanlarını kullanmalarını desteklerken, yetersiz becerilerini geliştirmelerinde yardımcı olmaktır.

Öğrenme mutlaka öğrencinin bireysel ihtiyaçlarına göre şekillendirilmelidir. Yani bir ihtiyaç analizi yapılmalı ve nelere ihtiyacı olduğu tespit edilmelidir. Öğrenmeler basitten zora, kolaydan karmaşığa ve bilinenden bilinmeyene şeklinde yapılandırılmalıdır.


Öğrenmenin doğası gereği farklı yollarla edinildiğini de hesaba katarsak, dislektik çocuklarda genel geçer öğrenme ve öğretme yöntemlerinden daha fazla çeşitliliğe ihtiyaç vardır diyebiliriz.


İnsanların farklı yüz özelliklerinin farklı görünüşleri karakterize etmesi gibi, herkesin beynindeki sinir hücreleri ve bunlar arasındaki bağlantılar da birbirinden çok farklıdır. Sonuç olarak, bu bağlantılar, birçok alanda zayıf ya da güçlü yönlerimizi ortaya çıkararak, düşünce tarzımızı ve öğrenme stilimizi oluşturur. Öğrenme stili konusunda uzun yıllar çalışmalar yapan Rita DUNN öğrenme stilini şu şekilde tanımlamaktadır: "Öğrenme stilleri her bir öğrencinin yeni ve zor bir bilgiyi öğrenmeye hazırlanırken, öğrenirken ve hatırlarken farklı ve kendilerine özgü yollar kullanmasıdır." Genel olarak görsel, işitsel ve kinestetik olarak üç ana gruba ayırabileceğimiz öğrenme stillerini, insanlar öğrenmelerinde farklı farklı algı kanalları olarak seçebilirler. Dislektik öğrencilerde her kanal kullanılmaya çalışılmalıdır. Çünkü bilgiyi alma, işleme, kaydetme veya geri çağırma nokta(larında)sında sorun yaşadıkları için algılamalarına ilişkin ne kadar çok kanal kullanılırsa o kadar bilgiyi kalıcı edinmeleri imkanı doğmaktadır.


Görülme sıklığı dünyada %5-10 arasında, ülkemizde de %8-10 arasında bulunan disleksili bireyler için internete baktığınızda ilk göze çarpan slogan şu olmaktadır: "Dahilerin hastalığı, disleksi". Burada iki yanlış vardır. Birincisi özgül öğrenme güçlüğü ya da disleksi bir hastalık değildir, ikincisi de her dislektik dahi değildir. Denilebilir ki; internette dolaşan ve aralarında ünlüler ile dâhilerin de bulunduğu başarı hikayeleri de var. Bu başarı hikayelerinin bu çocukların yaşadığı öğrenilmiş çaresizliği ortadan kaldırmak, onlara ve ailelerine mücadele gücü vermesi bakımından önemlidir diyebiliriz.


Ancak bu başarı hikayeleri dislektik bireyler için oluşmuş olan olumsuz tablo içerisinde çok azdır. Bu mitlerin yaygınlaşması disleksik bireyin hayatındaki eğitimciler, ebeveynler tarafından okuma-yazma dışında bir alanda mutlaka üstün performans sergilemesi gerektiği noktasında bir baskı aracına da kolayca dönüşebilmektedir. Bu mitlerden hareketle bireyden üstün bir performans beklentisi bu başarısızlık hissinin artmasına ve dolayısıyla daha ciddi psikolojik sorunlar yaşamasına sebep olabilir.


Ama şunu da belirtmek gerekir ki dezavantajları kadar avantajları da bulunan bu öğrenme farklılığında, dislektik bir birey yetenekleri ile uyumlu bir kariyer seçme şansı yakalarsa, o zaman bir başarı hikayesi yazılması işten bile değildir. Peki nedir bu avantajlar? Her şeyden önce zengin bir hayal gücü, farklı açılardan durumları / problemleri değerlendirebilme, üç boyutlu düşünme, güçlü sezgiler ve bir işin ayrıntılarının arkasındaki bütünü görebilme diyebiliriz. Bu duruma göre dezavantaj ya da avantaja dönüşen durumu ortaya çıkaran etken ise dislektiklerin beyinlerinin yapısal ve buna bağlı olarak çalışma biçimi olarak farklı olmasıdır. Kısaca ifade edecek olursak; sol beyin (mantıksal zekâ) adlandırma, matematiksel işlemler, dili doğru kullanma, inceleme, parçayı görme, sistemli, analiz etme, disiplinli objektif sınıflandırma, mantık yürütme, sıralamadan sorumlu kısım iken; sağ beyin (yaratıcı zekâ) ise yaratıcılık, bütünü görme, sezgi, anlam hissetme, işitme, duyma, koklama, tat alma, müzikal gibi becerilerden sorumlu kısımdır. Dislektik bireylerin beyin yapılarında baskın kısım sağ beyindir.


Dislektik bir bireyin farklı şekilde örgütlenmiş beyni, belki bir kaç bin yıllık geçmişi olan okuryazarlığımız öncesi yaşantımıza daha uygundur. Belki de görselliğin ve teknolojinin egemen olacağı geleceğe daha uyumlu olacaklar. Daniel Pink beyinle ilgili araştırmalarında: “Geleceği sağ beyinli bireyler şekillendirecek. Çünkü sol beynin yaptığı işlemlerin hepsini artık bilgisayarlar yapıyor. Bilgisayarların yapamadığı şey şu an büyük resmi görmek ve bağlamı anlamak. Dolayısıyla bugün dünyada bir adım öne çıkacak olan bireyler sanat, empati, sezgi ve bağlamı görmek gibi sağ beyin odaklı kişiler olacak” diyor. Bunların hepsi dislekside olan özellikler.


Disleksinin tanımlandığı yüzyıl öncesinden başlayan ve günümüze değin oldukça fazla araştırmaya konu olan, dislektik bireylerin beyin yapıları ve çalışma biçimleri gizemini hala koruyor…İnsanlığın okuryazarlık öncesi beyninin çalışma yapısına dair pek çok şey barındırdığına inanılan dislektik beyinlerin, geleceğimizin şekillenmesinde de çok önemli yerleri olacağı düşünülmektedir. Çünkü genel kanı gelecekte yaratıcılığın ön planda olacağıdır. Bu da dislektik beyinlerde fazlasıyla mevcuttur. Bugünkü bilgilerimizle hala pek çok noktası hakkında yeni öğrenmeler, yeni keşifler yapılan disleksi; insanlığın geçmiş tarihine ışık tutmaya ve geleceğinin inşasına ilişkin, bilim insanları ve eğitimciler için ilgi çekici gizemini sürdürmeye devam edecektir. Ne dersiniz?


Sevgiyle kalın...


Blog Yazarı: Bora Deveci


eKampüs'te var olan diğer bloglara ve içeriklere erişmek için üye olun. Aşağıdaki linke tıklayarak kolayca üye olabilirsiniz.


www.ekampus.orav.org.tr/kaydol


Keyifli öğrenme deneyimleri dileriz.


Kaynakça

Boydak, H. Öğrenme Stilleri. Beyaz Yayınları.

Dehaene, S. Beyin Nasıl Okur? Alfa.

http://akademidisleksi.com/

http://disleksi.com.tr/

http://ilkogretim-online.org.tr/

http://www.derinpsikoloji.com/

https://www.zicev.org.tr/

Kösem Şen, F. (2018). Evde ve Okulda Disleksi. Nobel Tıp Kitabevleri.

Smythe, I. Özel Öğrenme Güçlüğü Yaşayanlar İçin Çalışma Becerilerini Geliştirme Rehberi.

Şimşek, R. (2017). Dikkat Eksikliği ve Disleksi.

Wolf, M. (2017). Proust Ve Mürekkep Balığı. Koç Üniversitesi Yayınları.

0 görüntüleme

© 2018 Öğretmen Akademisi Vakfı. Tüm hakları saklıdır.

  • YouTube
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram
  • LinkedIn - Siyah Çember